mesala...

kendi iç aleminize hoş geldiniz...

3 Şubat 2015 Salı

RÜYA İÇİNDE

RÜYA

Bugün bir telaşe içinde uyandım güne. Sanırsın kıyamet kopacağı ilk bana müjdelenmiş gibi.. İçim içme sığmıyor, halbuki ölmeden bilemeyecek kimse ölümü.. Kalbim ağzımda atarken, ben kan ter içinde koşturup duruyorum da ardıma baktığımda sanırsın; ayaklarım mıhlanmış toprağa..Ben hiç böyle olmamıştım, nefes alışımı hissetmesem öldüğüme inanmıştım çoktan.
Halbuki; son birkaç aydır koşuşturmayla geçen bir süreçte, aklımda iş güçten başka hiçbir şey yoktu ki ölüm düşüncesi zihnime uğramadı bile. O şehir senin bu şehir benim arşınlarken yolları, tek derdimiz açılış için herşeyi hazır eylemekti. Sanki hayatta ki tek gayemiz bu işi kurmakmış gibi.. 
O gün sabah erken yine yola koyulduk, bir heycanlıyız ki kanımızın hızıyla yarıştırıyoruz sanki arabamızı. Bursa dan getireceğimiz malzemelerle aylardır süren telaşemizi bitirecek sonunda muradımıza erecektik. Gençliğin verdiği güç, heycan ve azimle herşeyin üstünde gelebileceğimize sorgusuz inanmış iki kişiydik. Uykusuz ve yorgunduk ama sonuna yaklaşmıştık, başarmak zorundaydık. Bu çıldırmış özgüvenimiz bütün ehemmiyet almamız gereken herşeye kör olmamıza neden olmuştu. İstanbul sınırını geçeli çok olmuş, yağ gibi akarken asfaltta arada stabilize yollardan geçiyor, toz duman arkamızda şaha kalkarken biz yolumuza devam ediyorduk. Bir ara uykuyla uyanıklık arasında aracı kullanan arkadaşımı gözledim, belli derinden düşünmekteydi, çok sorgulasam da yıllardır tanıdığım bu adamı neyin bu kadar derine daldırdığına karar veremedim. Hayırdır, nedir daldıran gözlerini uzaklara dedim, -Hayırdır dedi gardaş, inşaallah hayırdır.  
Bu konuşmanın üzerinden dakika geçmemişti ki  birden önümze fırlayan bir kedi bizim üç takla atıp şarampole yuvarlanmamıza sebep olmuştu. Nasıl oldu inanın hatırlamıyorum. Daha ikinci taklada gördüğüm manzaranın korkutucu etkisi mi canımın acısı mı derin bir uykuya yatırmıştı beni...
Aradan kaç gün belki kaç ay geçmiş bilmiyorum, yine bir sabah vakti uyandım uykudan. Yabancısı olmadığım ama neresi olduğunu anımsayamadığım bir evde açtım gözlerimi. Başımın dönmesiyle gözlerimi kapadığımda, gözümde hep kaza sahnesi canlanıyordu. Yavaşca doğruldum yerimden, kimseler yoktu etrafta. Bu evde biraz daha oturursam boğulacakmışım hissine kapılarak attım kendimi sokağa. Daha gün ağarmamış, birkaç insan dışında sokakta kimse görünmüyordu. Nereye gideceğimi bilmezken, ayaklarım yıllardır arşınlamaktan ezberlemiş gibi bilmediğim bir istikamet üzere ilerliyordu. Kafamı arada gökyüzüne kaldırıyor, ne parlayan yıldızlardan ne masmavi Ay' dan bir cevap alabiliyordum. Çoşkulu akan ırmağa kapılmış bir kütük gibi, hırçın rüzgarin dalından kopardığı kuru bir yaprak gibi boğuşmaktan ümidi keseli çok olmuş götürülüyordum, nereye gittiğimi bilmeden.. Yolun sonuna doğru gelmişken, bir ses işittim ki duyar duymaz donup kalmıştım öylece yol üstünde. Bu kadar güzel olduğunu şimdiye kadar nasıl olurda idrak edemediğimi düşünürken, önünde durduğum Camii'nin imamı bütün içtenliği ile sela'yı okumaya devam ediyordu.(Dinlemek için lütfen linki tıklayınız..  http://youtu.be/7unENFLHAVs)
Camii'den içeri girdiğimde cemaatin biri ikisi değil hepsinin aile efradımdan ve arkadaş çevremden olduğunu görünce çok şaşırmış başından beri var olan korkumu zirveye çıkarmıştım. Allahım bu nasıl imtihandır, ne bana n'olduğunu tam hatırlayabiliyordum ne de bu tüyler ürperten Sela'nın sabah namazı vaktinde okunmasına anlam verebiliyordum. Cenaze habercisi olsa da vaktin sabah namazı oluşu içime su serpmeye yeltenmişken, musalla taşına yönelen ayaklarım beni bir yüzleşmeyle daha başbaşa bırakıyordu. 
Cesaretim tükenmişti, kafamı tabut üzerine uzatamadım. Hızlı adımlarla bizimkilerin yanına döndüm, tek tek hepsine sarılıyor, hayatta olduklarına şükürler yağdırıyorken, onların bana tepkisiz kalışları hatta görmezden gelişlerine anlam veremiyordum. Bu bilinmezliğe anneme sarıldığımda son verebileceğim, onun da bana kifayetsiz kalamayacağını bildiğim için soluğu onun yanında aldım. Ona da sımsıkı sarılmama rağmen ne yüzüme bakmış ne o güzel ellerini yüzüme sürmüştü. O an anladım ki ne korkularım ne de okunan bu Sela boşa değil.
İçimden yakarırken Rabbim sen bütün bu bilinmezlikleri hayra çıkar diye, ayaklarım vazifesini yine eda etmiş beni tabutun başına dikmişti. Zerre cesaretim yoktu, tabutun içinde beyaz kefene sarılı bedenin yüzünü açmaya.. Açmaya mecbur olduğumu bildiğim halde. Ben ki; korkusuzca aralarken önüme çıkan bütün kapalı kapıları, şimdi tükenmiş, elimi kaldıracak takati kendimde bulamamıştım.  
Bu sefer istem dışı hareket etmeye ellerim başlıyor, yavaşça kefenin baş kısmını açıyordu. Ellerime hakim olamayışıma bakakalmışken, önce seyrek saçlarını sora solmuş yüzü ve kurumuş dudaklarını görünce tabutun içindekinin olduğum yerde yıkılı-verdim. Hayır, bayılmamıştım aksine halen aklım başımda düşünebildiğime inanamıyordum. Az önce yaşadıklarım; babama sarılırken ısrarla yanındakiyle büyük bir kederle konuşmaya devam etmesi, annemin elini öperken yaşlı gözlerini kaçırması gözlerimden. Şimdi taşlar oturuyordu yerine, şimdi kabullendim tabutta gördüğümün gerçekten ben olduğuma.
Heyecanlı koşturmalı bir hayat sürerken nasıl oldu da hiç hesap etmediğim ölüm beni bulmuştu. Halbuki ne çok yapmam gereken şey vardı, hiç ölmeyecekmiş-im gibi.. Yarın ölecekmişim gibi ahiret hayatımı hazırlamayı hep ertelemiş, sırf dünyalık bir istikbal için benim gibi bir kan pıhtısından yaradılmış insanların peşinden koşmuş, önlerinde el bağlamış, ceket iliklemiş, medet ummuştum. Halbuki günde beş vakit bütün o beşeri mahlukatın yaratıcısı Rabbimiz huzuruna davet ederken ben fani olandan imdat dilenmiştim. 
Gereksiz birçok şeyi hafızama kazımışım da ' Eğer Allah'ı (c.c) hakkıyla tanısaydınız, duanızla dağlar yerinden oynardı' Hadisini beynime kaydetmeye yer bulamamış, duysamda idrak edememiştim. 
Bütün bu faydasız eyvahlar ile ah-u zarlar ile tepinirken, gözlerim aniden kararmış uçuruma düşüyormuş hissiyle olduğum yerde silkelenerek zıplayıp uyanmıştım. Gözlerimi açtığımda kendimi kaza mahalinde buldum. Bütün o yaşadıklarımın bir rüya olduğunu anlayınca neredeyse kaza geçirdiğimize şükredecek hale geldim. Titrek ellerimi yara bere var mı diye korku içinde vucudumda gezdirirken, gözlerim, sabit başımın müsaade ettiği kadarıyla, arkadaşımı arıyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyor, bir türlü ses çıkaramıyordum.
Birden ellerim vucudumu şiddetle sarsmaya başladı ki takatsiz başımı tam doğrultmaya çalışırken, 'Kalk artık!' diyen yüksek tonlu bir ses ile gözlerimi kamaştırırken başımda arkadaşımın tedirginlikle dikilmekte olduğunu gördüm. -Kalk diyordu sabah erken yola çıkacaktık, iki saattir seni uyandırmaya çalışıyorum diye sitem üstüne sitem ediyordu. Doğruldum yatakta ve çok şükür dedim, bizi sabaha kavuşturan Allah'a hamdolsun.

Meğer  bu dünya bir rüyaymış. İki Sela arasında yaşadığımız kocaman bir yalan. Üstad Necip Fazıl'ın da dediği gibi:
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber? 
                                                                                                                         Saat:02.06

19 Mayıs 2014 Pazartesi

DAVA ADAMI OLMAK!




Madem ki; var olduk, Var edene kul olduk, yaradılış gayemizi yerine getirmek boynumuzun borcudur.. İnsanoğlunun yaradılış gayesi; dünya peşinde hiç ölmeyecek gibi koşmak kadar basit ve ucuz değildir.
Akıl-baliğ olmuş her mümin, gençliğinin ilk çağlarından itibaren tefekkür üstüne tefekkür, iştişare üzerine iştişare ederek 'İnsanoğlunun yaradılış gayesi nedir?' sorusuna cevap aramakla mükelleftir.
İnandık ve iman ettik ki; bu dünya imtihan yeri, yaşadıklarımız birer sınavdır. Peki, mümin sadece farz ibadetlerini yerine getirip, haram ve günahlardan sakınıp, nafile ibadetlerle ömrünü geçirmekle imtihanını vermiş olabilecek midir? 'Komşusu açken, tok yatan bizden değildir!' buyuran dinimiz, bir derdimizin olması gerektiğini vurgulamıyor mu? İşte bu, bir davanın dertlisi olmak, dava adamı olmak mevzusudur.

Rehberimiz Kuran-ı Kerim daha ilk ayetinden yolu gösteriyor: 'Oku!'.. “Bir Müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona,‘Duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin.’ diye dua eder.” (Müslim, Zikir 87, 88; İbni Mâce, Menâsik 5) 

Ne büyük müjde! Çıkarmamız gereken pay ise; 'Yaradılanı sev, Yaradan'dan ötürü' şiarını edinmiş bir davaya gönül vermek, o davanın adamı olmaktır.  
Evvela, dengeyi iyi kurmak gerekir. ''İslamda siyaset, erdemin pusatlarından biridir. O araç olmaktan çıkıp, amaç olduğu gün, fitne doğar. Fitne, yani bozuluş, çürüyüş ve yıkılış kurdu.'' (Sezai Karakoç, 'Makamda') Hassas teraziyi dengede tutmanın en başat yolu; insanlığa hizmet etme derdinden vazgeçmemek, içimizdeki bu kıvılcımı rüzgar ister Batı'dan! ister Doğu'dan! essin hep diri tutmaktır. Gençliğini bu dava uğruna adarken; etrafından geçen, nereye gittiği belli olmayan milyarca boş insan güruhu ve maddi güç ve görüntüsü seni ürkütmesin. Senden başka seçenek olmadığını özümsemeli, insanlığa hizmetin boynunun borcu olduğunu idrakini hep yüce tutmalısın! İşte devrinin adamı olmak, dava adamı olmak, budur!

Sana özenenler olacak; bir de 'devrenin adamları' türeyecektir. Maçın gidişatına göre, yenenin yanında saf tutan, her fırsatta 'dava dava' diye avaz avaz bağıran, asla sahaya dahil olamayan, tribünlerde kalmaya mahkum basit, fırıldak adamcıklar da olacak. Bilmeliler ki; maç doksan dakikadır, hayat kısa ve hatta yarın için hiçbir garantimiz yoktur.

Bu yüzdendir ki; sen dava adamı, dimdik duracak, küçük hesaplar peşinde koşmayacak, bir çınar gibi insanlığı gölgenin altında birleştirirken, dava bilinci olmayanların solup gitmekten kurtulmasını sağlayacaksın. 
Sen kendini bil! yeter, onlar bilmese de olur! 
Hizmetlerimizin her hakkı Allah(c.c) katında saklıdır.
İşte dava adamı olmak!

                                                                                                   Muhammet Çağlayan
                                                                                                    20/05/2014 01:59

3 Mayıs 2014 Cumartesi

YARI BAŞKANLIK SİSTEMİ VE TÜRKİYE

Hükumet sistemleri; kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler birliğine göre şekillenmektedir. Dünya genelinde yaygınlıkla uygulanan; parlamenter sistem, yarı-başkanlık sistemi ve başkanlık sistemi kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine temellendirilmek-le birlikte, bu ayrımın, sert ve yumuşak olması her birinde farklılık arz etmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşmasıyla birlikte gündemde olan ve seçime kadar güncelliğini koruyacak olan yarı-başkanlık sistemi üzerinde duracak; ülkemizde uyarlanabilir mi? Bu konuda Anayasa da ne gibi eksiklikler var? Şuan uygulanması gerekli midir?...Bu soruların cevaplarını vermeye çalışacağım.

21 Ekim 2007 Anayasa değişikliği ile birlikte Cumhurbaşkanının ilk defa halk tarafından doğrudan seçilmesi kararlaştırıldı. Bu adım yarı-başkanlık sistemine geçişte en önemli aşamaydı. Ancak tek başına yeterli bir özellik değil. Her ne kadar, klasik parlamenter sistemlere nazaran güçlendirilmiş ve icra-i yetkilerle de donatılmış bir Cumhurbaşkanına sahip olsak da yarı-başkanlık sisteminin olmazsa olmaz iki önemli unsurunun da anayasal bir yetki olarak başkana tanınmadığı sürece bir yarı-başkanlık sistemin varlığından söz etmek pek mümkün olmamaktadır. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kadar, Devlet Başkanı'nın yanında, parlamentoya karşı siyasi sorumluluğu olan Başbakan ve Kabinenin varlığı ve Devlet Başkanına tanınan güçlü yetkiler yanında özellikle Başkan'ın parlamentoyu şartsız fesih yetkisi anayasa da yoktur.
Bu yetkiler şuan ki istikrarlı siyasi yönetimin varlığı nedeniyle pek gerekli görülmese de sağlıklı ve daha demokratik bir hükumet sistemi için gerekli olduğu kanaatindeyim.

12 yıllık iktidarlık döneminde 8 kere seçime gitmiş ve her defasında daha geniş kitle tarafından meşruiyet kazanmış bir hükumetin göstereceği adayın Cumhurbaşkanı seçileceği kuvvetle muhtemeldir. Bu seçimi doğrudan halkın yapacak olması Başkanın siyasi olarak da meşruiyet kazanacağı anlamına gelmekte, iktidardaki hükumetin de aynı siyasi çizgide olduğu göz önüne alındığında ülkemizin istikrarlı gelişimine bu sistemin büyük katkı sağlayacağı aşikardır. 
Sistemin sağlıklı bir şekilde işlemesi ya da adının konması için yukarıda değindiğim anayasada ki eksiklerin giderilmesi gerekmektedir. Şuan uygulanmasının herhangi bir aksaklığa sebebiyet vermeyeceği kanaatindeyim. Ancak, 2023 hedefinde Yeni Türkiye yolunda ilerlerken, halkın yapımına katıldığı yeni bir Anayasa sonrası Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılması, seçim sonrası çıkabilecek sancıların baştan engellemesini sağlayacaktır.

Sonuç olarak; Hükumet kimi aday gösterirse göstersin kazanacağı aşikardır. Seçim hazırlıklarına start veren arkadaşlarımızın dikkat etmesi gereken husus; yeniden Anayasa çalışmalarının gündeme gelmesini sağlayacak zemini oluşturmaları, bu yönde çalışmalarda bulunmaları çok önemlidir.
Seçilecek Cumhurbaşkanı yüzde ellinin üzerinde oy aldığı takdirde, Hükumet tarafından yeni anayasanın biran evvel hazırlanıp, referanduma sunulup, halkın onayı ile yürürlüğe konması siyasi, ekonomik istikrarımızı ve küresel platformlarda söz sahibi oluşumuzu daha da kuvvetlendirecek 2023 Yeni Türkiye'sine sağlam ve kararlı adımlarla ilerlememizi sağlayacaktır.

11 Temmuz 2013 Perşembe

ARAP BAHARI-MÜSLÜMAN KARDEŞLER VE TÜRKİYE




Bu yazımda; Arap Baharı'nı ve tetikleyen unsurları, Müslüman Kardeşlerin kısa tarihçesi, Arap Baharı sürecinde ve Mısır askeri darbesi sonrası durumlarına değinip, bu süreçte Türkiye'nin durumu, duruşu ve Ortadoğu' nun yeniden şekillenmesinde üzerine düşenleri aktaracağım.

Tarih boyunca otoriter rejimler, kendi halklarını iktidarları uğruna karşılarına almaktan çekinmemişlerdir. Demokrasiden yoksun bu ülkeler, iktidarlarına yapılan isyanları kanlı bir biçimde sonlandırma yolunu seçmişlerdir. Ortadoğu bölgesinde yaşanan bu kanlı olaylarda da bu acımasız gelenek devam etmiştir.

Arap Baharı; 2010 yılının Kasım ayında Tunus'lu bir işsiz gencin kendini yakmasıyla başlamış, bu isyan hareketleri ülkede hızla yayılmış, 30 yıllık Hüsnü Mübarek rejimi yıkılmıştı. Ardından Libya'da Kaddafi muhalifler tarafından yakalanıp acımasızca katledildi. Dinamo taşı gibi ilerleyen bu başkaldırış, Suriye, Bahreyn ve Yemen gibi ülkelere yayıldı. Suriye de halen daha bir iç savaş devam etmekte ve diktatör Esed rejimi kendi halkını hunharca katletmektedir. Rabbim ordaki kardeşlerimizin yardımcısı olsun.
Suriye''deki bu iç savaşın halen daha devam etmesinin ardındaki güç odaklarından, çıkar çatışmalarından ve Türkiye'ye yansımalarını başka bir yazımda ele almaya çalışacağım. Ancak belirtmeden geçemeyeceğim nokta bu süreçte İran ve Rusya ikilisinin başat rol oynaması ve Abd'nin bu ittifaka karşı Ortadoğu'da sivrilen bir Türkiye yi yeğlemesi tarihe düşülecek önemli bir nottur.

Müslüman Kardeşler; 1928 yılında kurulmuş; İngiliz sömürgesi ve batı yardakçısı Kral'a karşı gelerek kendini meşru zemine oturtmuştur. Dolayısıyla dinci oldukları kadar milliyetçi bir taban oluşturmuştur. O zamanların imkanlarına oranla hızlı bir şekilde koordine olup örgütlenmesi kısa zamanda güçlenmesini sağlamıştır. Kurucusu Hasan El Banna dönemin Mısır Başbakanının suikast sonucu öldürülmesiyle kendisi de bir suikaste kurban gitmiştir. Müslüman Kardeşler içinde ses getiren diğer bir isim Prof. Seyyid Kutup'tur.
15 yıl tutuklu kalıp serbest bırakılmış, aradan 1 yıl geçtikten sonra devlete darbe girişimi gerekçesiyle idam edilmiştir. İdam edilirken söylediği söz dava adamı olduğunu katmerlemektedir.

‘’Eğer Allah kanunu ile mahkum edilmişsem ben Hakk’ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkum olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah’a şükürler olsun ki; on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım. Ben Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namazda Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım asla bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır.’’

Müslüman kardeşlerin bugünkü lideri Muhammet Mursi şuan ülkeyi yönetemediği gerekçesiyle bir askeri darbe sonucu ev hapsindedir. İnşallah onun özgürlüğe kavuşması yakındır.

Bu süreçte Türkiye'nin rolü nedir?
Ortadoğu'nun geçirdiği bu değişim sonrası demokrasiyi benimsemesi ve Müslüman, demokratik, laik rol model Türkiye.. Son yıllarda siyasi başarının getirdiği istikrar, ekonomik gelişme, daha geniş bir halkın meşruiyeti ülkemize çok yol aldırdı. Bu sağlam yükselişin birçok güçlü ayağı var ki; bunlardan en önemlilerinden biri de Türkiye ve sınırları aşıp Ortadoğuya ulaşmış, Müslümanların lideri olarak benimsenmiş Recep Tayyip Erdoğan'dır. Gerek Davos'ta yaptığı çıkış, gerek Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde yaşanan hertürlü olumsuzluğa sessiz kalmayışı... O'nu bu ülkelerde lider konumuna yükseltmiş, kurtuluş için kendisine umut bağlanmıştır. Sınırları aşan bu güven duygusu önemli bir siyasi başarıdır. 

Türkiye ne yapmalı?
Türkiye Ortadoğu üzerindeki aktif siyasi politikasını devam ettirmeli bu bölgede lider görevini üstlenmelidir. Bölgedeki ülkelerin demokrasiyi içselleştirmesi zaman alacaktır bu nedenle bölgede ekonomik ve siyasi birlikler kurulmalı bu alanlarda sıkı çalışmalar yürütülmelidir. Güvenlik açısından da ortak savunma birlikleri kurulması bölgenin dünya eksenin de güçlenerek, halkın desteğini alarak yer almasını sağlayacaktır.

Bu süreçte biz muhafazakar Türk gençliğine düşen görev ise bugün Mısır da başlayan uzun bir süredir Suriye de devam eden ve Myanmar da yaşanan Müslüman katliamlarına sessiz kalmamak, ordaki kardeşlerimizin maddi manevi yardımlarına koşmaktır.
Bu dava herşeyden önce İslamiyet davasıdır. Bugün onların yaşadığı sıkıntılara göz yummak, görmezden gelmek, kendi derdimizle dertlenmek, ne içinde bulunduğumuz Mübarek Ramazan ayının ruhuyla, ne de İslamiyet anlayışımızla bağdaşmaz. Hiçbirşey yapamıyorsak, onların dertleriyle dertlenmekle başlayabiliriz.

O gün '' Çocukları küçük kurşunlarla öldürürler değil mi anne?'' sorusuna cevap veremedik, o küçük kardeşimizin yanında olamadık, bugün elimizi taşın altına koyma zamanı. Artık çocuklar ölmesin..




(paylaştığım videoda  Seyyid Kutup' un yazdığı ''Kardeşim Sen Özgürsün'' şiiri Türkçe olarak da yer almaktadır.)

                                                                                                    Muhammet Çağlayan

8 Mayıs 2013 Çarşamba

ÇARESİZLİK


                                             


                                                              ÇARESİZLİK

Yukarıdaki türkünün hikayesini bilir misiniz? Türkünün ağıt niteliği taşıması hikayesinden ileri gelmekte.
Derler ki; Malatyalı Fahri Kayahan ile köyün en güzeli Fahriye'nin hikayesini anlatır bu türkü. Fahri bu dünya güzeline gönlünü kaptırır, peşinden koşturur ve evlenirler nihayetinde.
Fahri gecelerde türkü söyleyerek geçimlerini idame ettirmektedir. Bir gece bir arkadaşı ile tartışır. Arkadaş
Fahri'yi zor durumda bırakmak için '' Bırak ne konuşuyorsun, biz senin eşinin sırtındaki beni biliriz'' der, bunu duyan Fahri alkolün ve kıskançlığın verdiği tesirle eve gider çiçeği burnunda gelin Fahriye'yi öldürür. Öldürür de işin aslı sonradan ortaya çıkmıştır. Fahriye ile hamama giden mahalle hanımlarından biri bahsetmiştir eşine Fahriye'nin sırtındaki benden. Bu eş; Fahri'nin katil, Fahriye' nin katledilmesine sebep olmuştur.
Sabahın ilk ışıklarında melek yüzlü Fahriye'nin cesedinin yanında kendine gelen Fahri yaptığı hatadan derin pişmanlık ve üzüntü duyarak bu türküyü seslendirir.

Bu türkü, bu acı hikaye çoktandır hafızamda ancak son zamanlarda bu ikisi bana sadece çaresizliği ifadelendiriyor. Çaresizlik; kavuşmak için peşinden koştuğu, aşkıyla deli divane olduğu sevdiği kadını bir fitneye kurban eden adamın yakarması, yalvarması, geriye dönememesi, önünü görememesi, en kötüsü de dünya güzelini tekrar hayata döndürememesi.
Çaresizliğin iliklerine kadar işlediğini türkünün dizelerine nasıl da nakşetmiş Malatyalı Fahri: ''Şafak söktü yine Sunam uyanmaz, Hasret çeken gönül derde dayanmaz. Çağırırım Sunam sesim duyulmaz, Uyan Sunam uyan, derin uykudan.''
 Şafak sökmüş, her şey gün ışığına çıkmış, yerdeki cansız bedene uyanması için yalvarmış yakarmış, sesini duyuramamış ama öldüğüne de inandıramamış kendini, derin uykuya daldırmış hayalinde belki uyanır diye çaresizce beklemiş.
Bu acıklı hikayede sadece çaresizliğe dikkati çekmem belki benimle ilgili biraz.Biraz da benim dışımdaki her şeyle,  herkesle ilgili.. Hani her başarının arkasından derler ya; hayat merdivenin de tırmanırken önemli bir basamağı daha geride bıraktık diye. Çok eskiye ait olmalı bu söz, şimdilerde hayatın bir merdiven benzetmesi mesabesinde olduğuna inanmıyorum. Hayat; daha çok çılgın dalgalarında bizi yutmuş, sonunu göremediğimiz, ancak çırpınarak hayatta kalabildiğimiz kocaman bir çağlayan. Tabir-i caizse demeyeceğim bile..
Çaresizlik: Siz bu koca dalgalarla boğuşurken, bir şekilde karadan tutunmuşken, çırpınırken çıkmak için sudan, ayaklarını boşlukta sallarken ve kaybederken yavaşça gücünü, kayarken parmakların toprağı kazıyarak, feryat ederken, belki biri çıkıp gelir diye umudunu tazelerken. Ve biri görünürken çok uzaktan, yavaş yavaş gelirken sana doğru, sen umudunu çaresizliğinle savaştırırken, nefesin tükenmek üzereyken, yardım et! derken, artık tek parmakla karaya tutunurken, o büyük Umudun, hayata tutunduğun tek parmağını umarsızca çiğneyip geçmesidir..
Ve sen yine o yorgun, bitkin halinle çaresizce o dalgalarla boğuşmaya mahkum bırakılırsın. Evet hayat bu..
Yoksulun yüzü soğuktur derler, eğer yoksulsanız bu hayatta yoksunuzdur. Kimse sizi görmez. Size 'İnanıyorum sana başaracaksın' diyenler siz karaya çıkana kadar sizi yok sayarlar, görmezden gelirler. Çünkü hayat onlara da bu rolü biçmiştir, o yüzden birilerini suçlamak yersiz. Sonuçta herkes için yaşamak; sonu olmayan bir kendini gerçekleştirme yarışıdır ve finali olmayan bu yarışı ancak ölüm bitirir.

Malatyalı Fahri, ne yaparsa yapsın Fahriye'yi geri getirebilecek mi? Ama belki bir arkadaşı ona kötülük etmişken diğerlerinden biri çıkıp ona iyilik etme cesaretinde bulunsaydı, engelleseydi bildiği doğruyu söyleseydi en azından, biz bu türküyü dinleyip efkarlanmaz, onların mutluluklarına şahit kılacakları türküleriyle neşelenebilirdik. Fahri ne yaparsa yapsın Fahriye'yi geri getiremeyecek. Çünkü o çaresiz.
                       
                                                                                                        09/06/2013
                                                                                                                 01:47












27 Şubat 2013 Çarşamba



                                                                YALANSIN DÜNYA!

Dağın kenarında yürüyen adam birden sendeledi ve yanı başındaki uçurumdan düşmeye başladı. Düşerken can havliyle kenarda sarkmakta olan yarı kurumuş dal parçasına tutunmayı başardı. Ancak bu kökleri çürümeye durmuş bitkinin adamı uzun süre taşıyamayacağı ayandı. Adam dal parçasının çatırtılarının kıvamında bir sesle bağırmaya, yardım istemeye, yalvarmaya başladı. Ses dağlarda yankılandı, adama ulaştığında bitkin ve umutsuz bir haldeydi. Son çare olsun için hayatı boyunca aklından geçirmediği, beynine çivi gibi çakıldı. “Tanrım” dedi. “Tanrım bana yardım et, yalvarırım bana yardım et. Yalnız sana güveniyorum Tanrım, bana yardım et!” öylesine içten ve öylesine arınmış ve çıplak bir yakarıştı ki bu, yukarılardan karşılık gördü; “Sen, insanoğlu!” dedi ses. Buraya düşmeden önce, önceden de önce, hayatının tüm öncelerinde beni tanımazdın. Benden yüz çevirmiş olarak kibirle hayatını benden sakınırdın. Bir Tanrıtanımaz olarak bu düştüğün durumda sana nasıl yardım etsin yok dediğin şey” dedi. Adamın gözleri irileşti, yüzü karardı lakin yinede yalvarmayı sürdürdü; “Evet Tanrım tüm dediklerin doğru seni tanımazdım, bunu kibirle ilan ederdim. Ama şimdi anladım Tanrım! Her şeyi anladım. Lütfen Tanrım bana yardım et! Yalnız sana güveniyorum Tanrım! Düşmek üzereyim yalnız sana güveniyorum!”
Ses şöyle dedi; “ O halde tutunduğun dalı bırak!”

15 Şubat 2013 Cuma







İnşirah Suresi

1 - Biz senin için (mutluluğun) göğsünü açmadık mı?
2 - Senden yükünü indirmedik mi?
3 - O senin sırtını ezen yükü.
4 - Senin şanını yüceltmedik mi?
5 - Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
6 - Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
7 - O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.
8 - Ancak Rabbine yönel.





Duha Suresi meali



1 Vedduha

2 Velleyli iza seca

3 Ma vedde'ake rabbüke ve ma kala

4 Ve lel'ahıretü hayrün leke minel'ula

5 Ve lesevfe yu'tıyke rabbüke feterda

6 Elem yecidke yetiymen feava

7 Ve vecedeke dallen feheda

8 Ve vecedeke 'ailen feağna

9 Femmel yetiyme fela takher

10 Ve emmessaile fela tenher

11 Ve emma binı'meti rabbike fehaddis



Duha Suresi Meali



1 Andolsun kuşluk vaktine

2 ve dindiği zaman o geceye ki,

3 Rabbin sana veda etmedi ve darılmadı!

4 Ve kesinlikle senin için sonu önünden (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır

5 ileride Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın!

6 O, seni bir yetim iken barındırmadı mı?

7 Seni, yol bilmez iken (doğru) yola koymadı mı?

8 Seni bir yoksul iken zengin etmedi mi?

9 Öyle ise, sakın yetime kahretme (onu horlama)!

10 El açıp isteyeni de azarlama!

11 Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat!$