RÜYA
Bugün bir telaşe içinde uyandım güne. Sanırsın kıyamet kopacağı ilk bana müjdelenmiş gibi.. İçim içme sığmıyor, halbuki ölmeden bilemeyecek kimse ölümü.. Kalbim ağzımda atarken, ben kan ter içinde koşturup duruyorum da ardıma baktığımda sanırsın; ayaklarım mıhlanmış toprağa..Ben hiç böyle olmamıştım, nefes alışımı hissetmesem öldüğüme inanmıştım çoktan.
Halbuki; son birkaç aydır koşuşturmayla geçen bir süreçte, aklımda iş güçten başka hiçbir şey yoktu ki ölüm düşüncesi zihnime uğramadı bile. O şehir senin bu şehir benim arşınlarken yolları, tek derdimiz açılış için herşeyi hazır eylemekti. Sanki hayatta ki tek gayemiz bu işi kurmakmış gibi..
O gün sabah erken yine yola koyulduk, bir heycanlıyız ki kanımızın hızıyla yarıştırıyoruz sanki arabamızı. Bursa dan getireceğimiz malzemelerle aylardır süren telaşemizi bitirecek sonunda muradımıza erecektik. Gençliğin verdiği güç, heycan ve azimle herşeyin üstünde gelebileceğimize sorgusuz inanmış iki kişiydik. Uykusuz ve yorgunduk ama sonuna yaklaşmıştık, başarmak zorundaydık. Bu çıldırmış özgüvenimiz bütün ehemmiyet almamız gereken herşeye kör olmamıza neden olmuştu. İstanbul sınırını geçeli çok olmuş, yağ gibi akarken asfaltta arada stabilize yollardan geçiyor, toz duman arkamızda şaha kalkarken biz yolumuza devam ediyorduk. Bir ara uykuyla uyanıklık arasında aracı kullanan arkadaşımı gözledim, belli derinden düşünmekteydi, çok sorgulasam da yıllardır tanıdığım bu adamı neyin bu kadar derine daldırdığına karar veremedim. Hayırdır, nedir daldıran gözlerini uzaklara dedim, -Hayırdır dedi gardaş, inşaallah hayırdır.
Bu konuşmanın üzerinden dakika geçmemişti ki birden önümze fırlayan bir kedi bizim üç takla atıp şarampole yuvarlanmamıza sebep olmuştu. Nasıl oldu inanın hatırlamıyorum. Daha ikinci taklada gördüğüm manzaranın korkutucu etkisi mi canımın acısı mı derin bir uykuya yatırmıştı beni...
Aradan kaç gün belki kaç ay geçmiş bilmiyorum, yine bir sabah vakti uyandım uykudan. Yabancısı olmadığım ama neresi olduğunu anımsayamadığım bir evde açtım gözlerimi. Başımın dönmesiyle gözlerimi kapadığımda, gözümde hep kaza sahnesi canlanıyordu. Yavaşca doğruldum yerimden, kimseler yoktu etrafta. Bu evde biraz daha oturursam boğulacakmışım hissine kapılarak attım kendimi sokağa. Daha gün ağarmamış, birkaç insan dışında sokakta kimse görünmüyordu. Nereye gideceğimi bilmezken, ayaklarım yıllardır arşınlamaktan ezberlemiş gibi bilmediğim bir istikamet üzere ilerliyordu. Kafamı arada gökyüzüne kaldırıyor, ne parlayan yıldızlardan ne masmavi Ay' dan bir cevap alabiliyordum. Çoşkulu akan ırmağa kapılmış bir kütük gibi, hırçın rüzgarin dalından kopardığı kuru bir yaprak gibi boğuşmaktan ümidi keseli çok olmuş götürülüyordum, nereye gittiğimi bilmeden.. Yolun sonuna doğru gelmişken, bir ses işittim ki duyar duymaz donup kalmıştım öylece yol üstünde. Bu kadar güzel olduğunu şimdiye kadar nasıl olurda idrak edemediğimi düşünürken, önünde durduğum Camii'nin imamı bütün içtenliği ile sela'yı okumaya devam ediyordu.(Dinlemek için lütfen linki tıklayınız.. http://youtu.be/7unENFLHAVs)
Camii'den içeri girdiğimde cemaatin biri ikisi değil hepsinin aile efradımdan ve arkadaş çevremden olduğunu görünce çok şaşırmış başından beri var olan korkumu zirveye çıkarmıştım. Allahım bu nasıl imtihandır, ne bana n'olduğunu tam hatırlayabiliyordum ne de bu tüyler ürperten Sela'nın sabah namazı vaktinde okunmasına anlam verebiliyordum. Cenaze habercisi olsa da vaktin sabah namazı oluşu içime su serpmeye yeltenmişken, musalla taşına yönelen ayaklarım beni bir yüzleşmeyle daha başbaşa bırakıyordu.
Cesaretim tükenmişti, kafamı tabut üzerine uzatamadım. Hızlı adımlarla bizimkilerin yanına döndüm, tek tek hepsine sarılıyor, hayatta olduklarına şükürler yağdırıyorken, onların bana tepkisiz kalışları hatta görmezden gelişlerine anlam veremiyordum. Bu bilinmezliğe anneme sarıldığımda son verebileceğim, onun da bana kifayetsiz kalamayacağını bildiğim için soluğu onun yanında aldım. Ona da sımsıkı sarılmama rağmen ne yüzüme bakmış ne o güzel ellerini yüzüme sürmüştü. O an anladım ki ne korkularım ne de okunan bu Sela boşa değil.
İçimden yakarırken Rabbim sen bütün bu bilinmezlikleri hayra çıkar diye, ayaklarım vazifesini yine eda etmiş beni tabutun başına dikmişti. Zerre cesaretim yoktu, tabutun içinde beyaz kefene sarılı bedenin yüzünü açmaya.. Açmaya mecbur olduğumu bildiğim halde. Ben ki; korkusuzca aralarken önüme çıkan bütün kapalı kapıları, şimdi tükenmiş, elimi kaldıracak takati kendimde bulamamıştım.
Bu sefer istem dışı hareket etmeye ellerim başlıyor, yavaşça kefenin baş kısmını açıyordu. Ellerime hakim olamayışıma bakakalmışken, önce seyrek saçlarını sora solmuş yüzü ve kurumuş dudaklarını görünce tabutun içindekinin olduğum yerde yıkılı-verdim. Hayır, bayılmamıştım aksine halen aklım başımda düşünebildiğime inanamıyordum. Az önce yaşadıklarım; babama sarılırken ısrarla yanındakiyle büyük bir kederle konuşmaya devam etmesi, annemin elini öperken yaşlı gözlerini kaçırması gözlerimden. Şimdi taşlar oturuyordu yerine, şimdi kabullendim tabutta gördüğümün gerçekten ben olduğuma.
Heyecanlı koşturmalı bir hayat sürerken nasıl oldu da hiç hesap etmediğim ölüm beni bulmuştu. Halbuki ne çok yapmam gereken şey vardı, hiç ölmeyecekmiş-im gibi.. Yarın ölecekmişim gibi ahiret hayatımı hazırlamayı hep ertelemiş, sırf dünyalık bir istikbal için benim gibi bir kan pıhtısından yaradılmış insanların peşinden koşmuş, önlerinde el bağlamış, ceket iliklemiş, medet ummuştum. Halbuki günde beş vakit bütün o beşeri mahlukatın yaratıcısı Rabbimiz huzuruna davet ederken ben fani olandan imdat dilenmiştim.
Gereksiz birçok şeyi hafızama kazımışım da ' Eğer Allah'ı (c.c) hakkıyla tanısaydınız, duanızla dağlar yerinden oynardı' Hadisini beynime kaydetmeye yer bulamamış, duysamda idrak edememiştim.
Bütün bu faydasız eyvahlar ile ah-u zarlar ile tepinirken, gözlerim aniden kararmış uçuruma düşüyormuş hissiyle olduğum yerde silkelenerek zıplayıp uyanmıştım. Gözlerimi açtığımda kendimi kaza mahalinde buldum. Bütün o yaşadıklarımın bir rüya olduğunu anlayınca neredeyse kaza geçirdiğimize şükredecek hale geldim. Titrek ellerimi yara bere var mı diye korku içinde vucudumda gezdirirken, gözlerim, sabit başımın müsaade ettiği kadarıyla, arkadaşımı arıyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyor, bir türlü ses çıkaramıyordum.
Birden ellerim vucudumu şiddetle sarsmaya başladı ki takatsiz başımı tam doğrultmaya çalışırken, 'Kalk artık!' diyen yüksek tonlu bir ses ile gözlerimi kamaştırırken başımda arkadaşımın tedirginlikle dikilmekte olduğunu gördüm. -Kalk diyordu sabah erken yola çıkacaktık, iki saattir seni uyandırmaya çalışıyorum diye sitem üstüne sitem ediyordu. Doğruldum yatakta ve çok şükür dedim, bizi sabaha kavuşturan Allah'a hamdolsun.
Meğer bu dünya bir rüyaymış. İki Sela arasında yaşadığımız kocaman bir yalan. Üstad Necip Fazıl'ın da dediği gibi:
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?
Saat:02.06